27–30 Kasım 2025
Yetkililer, Sivil Toplum ve
Kordiplomatik Mensuplarına Hitap
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Ankara
27 Kasım 2025
Sayın Cumhurbaşkanı,
Muhterem Yetkililer,
Diplomatik Misyonların Saygıdeğer Üyeleri,
Hanımefendiler ve Beyefendiler,
Nazik karşılamanız için çok teşekkür ederim! Papa olarak gerçekleştirdiğim ilk Havarisel Yolculuğa ülkenizi ziyaret ederek başlamaktan memnuniyet duyuyorum; zira bu topraklar, Hristiyanlığın kökleriyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olup bugün İbrahim’in çocuklarını ve bütün insanlığı farklılıkları tanıyan ve takdir eden bir kardeşliğe çağırmaktadır.
Ülkenizin doğal güzelliği, bizi Allah’ın yaratılışını korumaya davet etmektedir. Bununla birlikte, yaşadığınız toprakların kültürel, sanatsal ve manevi zenginliği, farklı nesillerin, geleneklerin ve fikirlerin bir araya geldiğinde; gelişme ile bilgeliğin uyum içinde birleştiği büyük medeniyetlerin ortaya çıktığını bize hatırlatmaktadır. Öte yandan insanlık tarihinin, yüzyıllar boyunca süren çatışmalarla yoğrulduğu ve bugün de yaşadığımız dünyanın adalet ve barışı göz ardı eden ihtiras ve tercihler nedeniyle hala istikrarsızlıkla karşı karşıya olduğu da inkâr edilemez bir gerçektir. Aynı zamanda, zorluklarla karşı karşıya kalındığında, böylesi büyük bir geçmişe sahip bir halk olmak, bir armağan olmasının yanı sıra büyük bir sorumluluk da teşkil eder.
Yolculuğumun logosu olarak seçilen Boğaziçi Köprüsü’nün görüntüsü, ülkenizin özel rolünü çarpıcı bir biçimde ifade etmektedir. Her şeyin ötesinde sahip olduğunuz iç çeşitliliğe değer vererek, Akdeniz’in ve tüm dünyanın hem bugünü hem de geleceğinde önemli bir yere sahipsiniz. Bu köprü Asya’yı Avrupa’yla, Doğu’yu Batı’yla bağlamadan önce, Türkiye’yi kendi içinde birbirine bağlamaktadır. Ülkenizin farklı bölgelerini bir araya getirerek onu adeta bir “duyarlılıklar kavşağı” hâline getirmektedir. Böyle bir bağlamda tekdüzelik bir yoksullaşma olurdu. Nitekim bir toplum ancak çoğulculuğa sahip olduğunda canlıdır; çünkü onu sivil toplum yapan şey, insanlarını birbirine bağlayan köprülerdir. Oysa bugün insan toplulukları giderek kutuplaşmakta ve onları parçalayan aşırı uçlar yüzünden bölünmektedir.
Sizleri gönül rahatlığıyla temin ederim ki Hristiyanlar, ülkenizin birlik ve beraberliğine olumlu katkıda bulunma arzusundadırlar. Onlar Türk kimliğinin bir parçasıdır ve kendilerini de onun bir parçası olarak hissederler; bu kimlik, kendisini halkınıza bağlayan derin dostluk nedeniyle sizin “Türk Papa” olarak andığınız Aziz 23. Yuhanna tarafından her zaman büyük değer görmüştür.1935–1945 yılları arasında İstanbul Latin Vekilliği Yöneticisi ve Türkiye ile Yunanistan Papalık Temsilcisi olarak görev yapmış, Katoliklerin yeni kurulan Cumhuriyetinizin gelişim sürecinin dışında tutulmaması için yorulmadan çalışmıştır. O yıllarda şöyle yazmıştı: Bu ülkede, “biz İstanbul’un Latin Katolikleri ve diğer geleneklere mensup Katolikler—Ermeni, Rum, Keldani, Süryani vb.—sadece sınırlı temasımızın olduğu geniş bir dünyanın yüzeyinde yaşayan mütevazı bir azınlığız. İnancımızı paylaşmayanlardan, yani Ortodoks kardeşlerimizden, Protestanlardan, Yahudilerden, Müslümanlardan, diğer dinlerin inanan ve inanmayanlarından kendimizi ayırmayı seviyoruz… Herkesin kendi işiyle, kendi ailesiyle ya da ulusal gelenekleriyle ilgilenmesi ve kendi topluluğunun sınırlı çevresinin içinde kalması mantıklıymış gibi görünmektedir… Ancak sevgili kardeşlerim, sevgili evlatlarım, İncil’in ve Katolik ilkelerinin ışığında bunun yanlış bir mantık olduğunu söylemeliyim.” O zamandan bu yana hem Kilise içinde hem de toplumunuzda şüphesiz büyük ilerlemeler kaydedildi; fakat bu sözler bugün hâlâ güçlü bir biçimde yankılanmakta ve Papa Francis’in “karşılaşma kültürü” diye adlandırdığı daha gerçek ve İncil’e daha uygun bir düşünce tarzını ilham etmeye devam etmektedir.
Gerçekten de, Akdeniz’in tam kalbinden seslenen muhterem Selefim, bizleri başkalarının acısını hissetmeye ve yoksullar ile yeryüzünün feryadına kulak vermeye davet ederek “kayıtsızlık küreselleşmesine” karşı çıkmış ve bizleri, —“tez öfkelenmez, sevgisi engin olan” (Mezmur 103:8)—, merhametli ve şefkatli tek Allah’ın bir yansıması olan hayır eylemlerine teşvik etmiştir. Bu bağlamda, büyük köprünüzün imgesi de bize yardımcıdır; çünkü Allah, tezahürüyle gökle yer arasında bir köprü kurmuştur. Bunu, kalplerimizin değişip O’nunki gibi olabilmesi için yapmıştır. Bu köprü, fizik kurallarına meydan okuyan muazzam bir asma köprüdür. Benzer şekilde, sevgi de yalnızca kişisel ve özel yönleriyle sınırlı değildir; aynı zamanda görünür ve kamusal bir boyutu da vardır.
Hatta adalet ve merhamet; “güçlü olan haklıdır” anlayışına meydan okuyarak, gelişmenin gerçek ölçütleri olarak şefkat ve dayanışmayı talep etmektedir. Bu nedenle, dinin görünür bir rol oynadığı Türkiye gibi bir toplumda, tüm erkek ve kadınların, vatandaşların ve yabancıların, yoksulların ve zenginlerin Allah’ın evlatları olarak onur ve özgürlüklerinin korunması elzemdir. Hepimiz Allah’ın evlatlarıyız ve bunun kişisel, toplumsal ve siyasi etkileri vardır. Allah’ın iradesine karşı yumuşak ve uysal bir kalbe sahip olanlar, her zaman ortak iyiyi ve herkese saygıyı teşvik ederler. Günümüzde bu, özellikle adaletsizliği gidermeye yardımcı olmak yerine onu daha da kötüleştirebilecek teknolojik gelişmeler karşısında, yerel politikaları ve uluslararası ilişkileri yeniden şekillendirmeyi gerektiren büyük bir imtihandır. Zira yapay zekâ bile sadece bizim kendi tercihlerimizi yeniden üretir ve daha yakından incelendiğinde makinelerin değil, insanlığın kendisinin eseri olan süreçleri hızlandırır. Bu nedenle, insanlık ailesinin birliğine zarar veren gelişme anlayışının yönünü birlikte değiştirmeli ve oluşmuş yaraları birlikte onarmalıyız.
Hanımefendiler ve Beyefendiler, az önce insanlık ailesinden söz ettim. Bu benzetme bizleri, ortak kaderimiz ile bireysel tecrübeler arasında bir bağlantı – yani yeniden bir köprü – kurmaya davet eder. Gerçekten de aile, her birimiz için sosyal yaşamın ilk çekirdeğidir; “öteki” olmadan “ben”in var olamayacağını burada öğrenmişizdir. Türk kültüründe aile, diğer ülkelerde olduğundan çok daha büyük bir öneme sahiptir ve onun bu merkezi rolünü desteklemeye yönelik çok sayıda girişim bulunmaktadır. Nitekim, medeni bir toplumsal yaşam için gerekli tutumlar ve ortak iyiliğe yönelik temel duyarlılık tam da aile ortamında olgunlaşır. Elbette her aile kendi içine kapanabilir, düşmanlık besleyebilir ya da bazı üyelerinin kendilerini ifade etmelerini engelleyerek yeteneklerinin gelişiminin önüne geçebilir. Mamafih, insanlar bireyci bir kültürden ya da evliliği küçümseyerek veya hayata açık olmaktan kaçınarak daha fazla fırsat ve mutluluk elde edemezler.
Dahası, tüketim odaklı ekonomiler aldatıcıdır; zira yalnızlık bile bir ticarete dönüştürülmektedir. Bu duruma, sevgiye ve kişisel bağlara değer veren bir kültürle karşılık vermeliyiz. Çünkü ancak birlikte olduğumuzda gerçek benliğimiz olabiliriz. Manevi hayatımız ancak sevgi sayesinde derinleşir ve kimliğimiz ancak sevgiyle güçlenir. Temel insani bağları küçümseyen ve kendi sınırlılıklarını ve kırılganlıklarını kabullenmeyi öğrenemeyen kişiler, karmaşık dünyamızla etkileşim kurmakta daha kolay bir şekilde hoşgörüsüz ve yetersiz hâle gelirler. Aynı zamanda, aile hayatı içinde eşler arasındaki sevginin değeri ve kadınların katkısı çok özel bir şekilde ortaya çıkar. Özellikle kadınlar, eğitimleri, mesleki, kültürel ve siyasi hayata aktif katılımları aracılığıyla, giderek daha fazla bir şekilde ülkenizin hizmetine ve uluslararası alandaki olumlu etkisine katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle, aileyi ve kadınların toplumsal hayatın tüm yönleriyle gelişmesine yaptıkları katkıyı destekleyen önemli girişimlere büyük değer vermeliyiz.
Sayın Cumhurbaşkanı, Türkiye adil ve kalıcı bir barışa hizmet ederek halklar arasında istikrarın ve yakınlaşmanın bir kaynağı olsun. Dört Papa’nın Türkiye ziyaretleri – 1967’de 6. Paulus, 1979’da 2. Jean Paul, 2006’da 16. Benediktus ve 2014’te Francis – sadece Kutsal Makam’ın Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkiler sürdürmekle kalmadığını, aynı zamanda Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa arasında köprü ve kültürler ile dinlerin kavşağı niteliğindeki bu ülkenin katkısıyla daha iyi bir dünya inşa etmeyi arzuladığının da bir göstergesidir. Ziyaretimin özel vesilesi olan İznik Konsili’nin 1700. yıldönümü de bize karşılaşma ve diyaloğu hatırlatmaktadır; tıpkı ilk sekiz ekümenik konsilin günümüz Türkiye topraklarında toplanmış olması gibi.
Bugün her zamankinden daha fazla, diyaloğu teşvik eden ve bunu kararlı bir iradeyle, sabırla uygulayan insanlara ihtiyacımız vardır. İki dünya savaşının ardından uluslararası büyük kuruluşların kurulduğu dönemi takip eden günümüzde, ekonomik ve askerî güç stratejileriyle beslenen, küresel düzeyde yüksek gerilimli bir çatışma dönemine tanıklık ediyoruz. Bu, Papa Francis’in “kademeli olarak yürütülen üçüncü bir dünya savaşı” diye adlandırdığı şeyin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Buna hiçbir şekilde boyun eğmemeliyiz! İnsanlığın geleceği tehlike altındadır. Bu yıkıcı dinamiğin soğurduğu enerji ve kaynaklar, insanlık ailesinin bugün birlikte yüzleşmesi gereken gerçek sorunlardan—yani barış, açlık ve yoksullukla mücadele, sağlık ve eğitim ile yaratılışın korunmasından—başka yöne sapmaktadır.
Kutsal Makam, yalnızca ruhani ve ahlaki gücüne dayanarak, her bir insanın bütünsel gelişimini önemseyen tüm uluslarla iş birliği yapmak istemektedir. Öyleyse gelin, tevazuyla Allah’ın yardımına güvenerek, hakikat ve dostluk içinde birlikte yürüyelim.

